51 aktive Mitglieder
               
 
Beitrag gepostet am 13.02.12, 08:45 Nr.: 1 Antworten
 
Muhtac Oldumuguz Terbiye...

Dün gece pek sevdiğim bir arkadaşımla
evlerimize dönüyor­duk. Vapurda karşımıza elli beş, altmış yaşlarında
kadar bir adam geldi. Arkadaşıma aşinalık etti, oturdu.

Ben, bu zat kimdir, bilmiyordum. Ancak arkadaşımın kendi­sine karşı takındığı tavrı hürmetten, hüviyeti öyle "neme lâzım! kim olursa olsun"
düstur-u ihmaline kurban edilecek alelade adam­lardan olmadığını
anladım. Aradan üç beş dakika geçer geçmez, karşımızdakinin kitap
mütalaasına dalmasını fırsat bilerek arkada­şıma dedim ki:

"Allahı seversen pek merak ettim, bu adam kim?

"Pek
fazıl, pek muhterem bir adamdır. Ulûmu riyaziyede birçok telifatı,
birçok tetkikatı vardır. Vaktiyle kendisinden bir hayli ders almış
idim...

"Ha! Şimdi aklıma geldi. Bir kaç kere bu zattan bahsetmiş idin.

"Evet, ta kendisi!

"Hariçte bir vazifesi var mıdır?

"Hayır mütekaittir.

"Evinde ne ile meşgul olur?

"Evvelâ mesleğine ait eserleri okumakla, saniyen milletin adam olmasına dua etmekle...

"
Birinci meşgalesine diyecek yok, lâkin ikincisine aklım er­medi. Çünkü
böyle duagûlukta karar verecek olduktan sonra o ka­dar çalışmaya ne
lüzum vardı? O şimdi öğrendiğini öğretmeli, okuduğunu okutmalı.

"Doğru
söylüyorsun ama okuyacak adam nerede? Yoksa eminim ki; beş on kişi
çıkıp bu zata: "Efendim, şurada bir ders­hane açtık, ulûmu riyaziye
tedrisini de size bıraktık, lütfediniz" dese, maalmemnuniye kabul eder.
Lâkin ne fayda ki; yaşını başını alanlar okuyacak halde değil;
gençler de okumanın lüzumunu an­lamak için galiba ihtiyarlık devrinin
kudümünü bekliyorlar!

Yirmi sene kadar
oluyor. Doğup büyüdüğüm, bütün yerli sekenesini tanıdığım mahallemizde
yeni bir adam görülmeye başla­mıştı. Mahalle kahvesine hiç çıkmayan,
"kitapları tamam iki mu­hacir arabası ile taşınan" bu yeni kiracı
hakkında o kadar garip sözler söylenmişti ki, zavallı adam zihinlerde
adetâ hırçınlığın, ti­tizliğin, kabalığın bir timsali kesilmişti.

Lâkin
doğrusunu söylemek lâzım gelirse, yeni kiracının melekliği temsil eden
pak, münevver siması bütün o şayiaları, dinle­yenlerin değil,
söyleyenlerin nazarında bile hükümsüz bırakıyordu.

Bir
cuma günü üç beş arkadaş bu yeni kiracıyı ziyarete gittik. Adamcağız
bizi gayet sevimli bir yüzle kabul etti. Yalnız kahve ikram
edemeyeceğini söyledi:

"Af edersiniz,
refikam ihtiyar bir kadındır; iş görecek hal­de değil. Hizmetçimiz yok.
Ben sizi bırakıp kahve pişirmekle meş­gul olsam tabii onu da siz
istemeyeceksiniz...

"Aman efendim. Kahveyi her yerde içebiliriz. Lâkin efendi­mizin meclisini bir yerde bulamayız...

Hakikat
hane sahibinin üç çeyrek kadar süren musahabesi o kadar lâtif, o kadar
müfit, o kadar yüksekti ki, saatlerce devam etseydi usanmak şöyle
dursun, doyamayacaktık.

Lâkin daha beklemeye
imkân yoktu; çünkü adamcağız sözünü bitirir bitirmez artık kendisini
yalnız bırakmamız lâzım geleceğini gayet açık bir lisan ile anlatmıştı.
Biz bu mübarek zatın elini öpüp çıkarken, arasıra meclisinden istifade
edebilir miyiz diye sorduk. Cuma günleri namazdan sonra bir saat kadar
bizimle meşgul ola­bileceğini söyledi. Artık yeni kiracının hırçınlığı,
kabalığı hakkın­daki rivayetlerin nereden meydan aldığı nazarımızda pek
iyan idi:

Hiç şüphe yok, biçarenin hücre-i say
ve irfanını mahalle kah­vesine çevirmek, taharriyatı hakîmanesine
hasredeceği kıymetli za­manını sebze piyasasından bahis ile geçirmek
için akın akın gel­diler. İstediklerini bulamayınca adamcağıza hücum
ettiler.

Arkadaşlarım demin işittikleri
sözlerden o kadar mahzun ol­muşlardı ki; evvelce ertesi cuma için tertib
etmiş oldukları eğlentiyi bin can ile feda etmişlerdi.

Uzatmayalım,
birinci meclisden daha parlak olan ikinci musa­habe üzerine şu adamdan
ders okusak, temennisi beşimizi de işga­le başladı. Öbür ziyaretimizde
elini öpüp çıkarken, ayrı ayrı rica­da bulunduk.

"Çocuklar!
Siz okumak istiyorsunuz... Güzel arzu; lâkin ben­den okuyabilmek için
birçok sıkıntıya katlanmak lâzım ki; ben sizde o tahammülü göremiyorum.
Evvelâ ders zamanlarını ben tayin edeceğim. Bir de bu muayyen zamanlarda
beşiniz birden ha­zır bulunacaksınız. Sonra, söyleyeceğim sözleri can
kulağıyla dinleyeceksiniz. Anlamadığınız mebahisi anlamış gibi
görünmeyeceksiniz, yani tekrar tekrar soracaksınız. Hele ben hangi
usulü, hangi kitabı istersem bilâ itiraz kabul edeceksiniz. Bu şeriat
dahi­linde okuyabilecekseniz başlayalım. Yoksa, ne kendinizi yorun ne
beni!

"Baş üstüne efendim, hepsini
kabul ettik. Hatta bir bu kadar teklifiniz daha olsaydı onu da kabul
ederdik. Hamdolsun ço­cuk değiliz. Aklı başında adamlarız. Hiç
efendimiz, o kıymetli za­manınızı bizim menfaatimize feda etmek kadar
büyüklük gösterir­siniz de, biz çalışmazlık eder miyiz?"

"Pek
âlâ! Cuma günleri saat 9 da, salı akşamlan gece saat iki buçukta gelir,
bir saat okur, gidersiniz. Erken gelmek yahut geç gitmek, yahut bir
akşam gelmeyip de onun yerine bir başka ak­şam gelmek gibi yolsuzlukları
asla hoş göremem. İyi düşünün.

İlk salı akşamı
dakikası dakikasına beş arkadaş hocamızın evine gittik. Derse
başlamazdan evvel, seviye-i malûmatımızı an­lamak için her birimize bir
kaç söz söyletti.

"Çocuklar, anlaşılıyor ki siz
bir şeyler okumuşsunuz, lâkin pek iyi görülüyor ki; bîr şeyler
anlamamışsınız! Ha! Şimdi o eski okuduklarınızı kâmilen unutarak beni
dinleyeceksiniz. Sizinle ev­velâ hesaptan, hem de hesabın ta başından
başlayacağız..."

Filhakika bizi hesabın başından
bağlatan hocamız âdad hak­kında öyle malûmat verdi ki, anlamamak,
anladıktan sonra da hayran olmamak kabil değildi.

İkinci
dersin tesadüf ettiği cuma günü, hocanın evine beş da­kika geç
gitmiştik. Zira arkadaşlarımızın ikisi vaktiyle geleme­mişti. Hoca
teehhürün sebebini haşin bir çehre ile sormaktan geri kalmamıştı.
Dördüncü derste içimizden biri hiç gelemedi. Beşinci­de ise üç kişi
buluşup gidebildik, iki arkadaşımızın biri derse baş­landıktan yarım
saat sonra, diğeri ders bitmesine on dakikadan az zaman kala
yetişebildi,

"Anlaşıldı çocuklar Siz dersten
ziyade nasihat almağa muh­taç imişsiniz! Hani o taahhütleriniz nerede
kaldı? Hani siz hayrını, şerrini tanır adamlar idiniz? Lâkin kabahat
sizde değil... Kabahat bende ki, şimdiye kadar ettiğim tecrübelere
kanmadım da, halâ bu memlekette adam arıyorum, halâ sizin gibilerinin
suret-i haktan görünmesine aldanıyorum! Doğru! Hayrınızı,
şerrinizi tanıyorsu­nuz... lâkin sizi hayra sevk için arkanızdan sopayı,
şerden men için de göğsünüzden dipçiği eksik etmemeli... Çünkü ilk terbiyeyi bu suretle alıyorsunuz...

İçimizden biri ortada bu kadar hiddete mahal görmediğini söy­lemez mi!. Hocanın sabrı, sekineti büsbütün alt üst oldu:

"Ne
demek! Dünyada daha neye kızılır? Ben sırf Allah rızası için size karşı
bir taahhütte bulundum; siz de sırf kendi men­faatiniz için bana karşı
bir taahhütte bulundunuz. Şimdi siz sö­zünüzde durmuyorsunuz, yalancılık
ediyorsunuz, benim olanca in­tizamımı, rahatımı bozuyorsunuz da, halâ
meydanda kızacak ne var diyorsunuz! Haydi şuradan cehennem olun!"

Hocanın
evinden süklüm püklüm çıktık, iki üç gün sonra ben yalnızca giderek
derse devam etmek istedimse de, kapıyı açan bile olmadı.

İşte
dün gece gördüğüm bu mütekaid riyazi, vaktiyle bağı­mızdan geçen şu
macerayı aklıma getirdi. Ne yalan söyleyeyim, öteden beri gayet nikbin
olduğum halde, az kaldı bir çokları gibi ben de bedbin kesilecektim.

Bakıyorum,
ayrı ayrı pekiyi adamlarız. Bizi medeniyette dün­yalar kadar geride
bırakan milletlerin efradında bizdeki büyüklükler yok. Sonra bakıyorum,
bir yere gelince, bir heyeti içtimaiye teşkil edemiyoruz. Çünkü o
terbiyeden mahrumuz. İşte bizim muhtaç oldu­ğumuz terbiye asıl bu ikinci
terbiye olacak.

23 Eylül 1326-1910

Mehmed Akif

Sebilürreşad Mecmuasında

"Muhtaç Olduğumuz Terbiye" adlı yazı.



-----
Her bakan göremez, her gören mutlaka bakmistir...
0
 
 
Antworten
Der Inhalt darf max. 30000 Zeichen lang sein!
 
Muhtac Oldumuguz Terbiye...